Akıl Hastalıkları: Gerçeği Kurgudan Nasıl Ayırabiliriz ?

Psikiyatr Mark Olfson ve Columbia Üniversitesi’nden psikolog Steven Marcus’un 2010 yılında yayınladıkları anket sonuçlarına göre Amerikalıların yaklaşık %3’ü psikoterapi görüyor ve bu terapilerin birçoğu ilaç tedavisi de içeriyor. Dahası the National Instute of Mental Health’ten psikiyatr Thomas Insal’in 2014’teki strateji planının gözlemlerine bakılırsa, otizm spektrumunu ve majör depresyonu da kapsayan akıl sağlığı durumunu gösteren sayısal oran, son yıllarda artış gösterdi. Gerçi bu artan oranların önemi tartışmalı bir konumda.

Yaygın olmasına rağmen birçok insan, ne üzücüdür ki, akıl sağlığı hakkında yanlış bilgilendiriliyor. Akıl hastalıklarına dair doğru olmayan bu kavramlar, kişilere zarar verebileceğinden dolayı oldukça endişe verici. Örneğin şizofreni hastalarının şiddete eğilimli olduğuna dair süregelen yanlış inanç, haksız stigmalara yol açabiliyor. Anti-depresanların, uzun vadeli depresyon tedavisinde bilişsel davranışçı terapiden daha etkili olduğunu söyleyen ve destek almamış olan varsayım, hastalıkları için en iyi tedaviyi arayan kişilerin aklını çelebilir.

Yanlış Anlaşılan Zihin

Neden arayışındaki yaygın hatalar, ruhsal sağlığımıza dair yapılan yanlış anlamalar konusunda hepimizi duyarlı kıldı. Örnek olarak, sezgisel olarak musait olma durumu, neyin aklımızda yeni olduğuna göre bir olayın gerçekleşme sıklığını ölçerek,  oluşan bir zihni kestirme biçimidir. Bir örnekle açıklamak gerekirse, boşanan ebeveynlere ait çoğu çocuğun psikolojilerinin çok olumsuz etkilendiği yanlış inancı, bir çocuğun boşanmayla ilgili sorun yaşadığında bunu duymamızla ilgilidir. Bunun aksine çoğu zaman gerçekleştiği gibi çocuk boşanmaya iyi bir şekilde adapte olduğu zaman, çocuğun toparlanmasından neredeyse hiçbir zaman bahsedilmiyor. Yani sonuç olarak boşanmanın yarattığı psikolojik sorunların üzerinde olması gerektiğinden daha çok duruyor olabiliriz.

Bir diğer yaygın mantık hatası ise: “Post hoc, ergo propter hoc. (Bundan sonra, demek ki bundan dolayı.)”. Zihnimiz durmadan olaylar arasında bağlantı arar ki bu da bize önceki durumun bir sonraki psikolojik duruma yol açtığı sonucunu çıkartabilir. Mesela, birçok insan çocuk aşılarının (özellikle timerosal önleyici içerenlerin) otizme yol açtığını düşünür çünkü çocukların aşı olduğu dönem genelde bir yaşına girdiklerinden hemen sonraki, otizmin ilk belirtilerinin görülmesinden de hemen önceki zamana denk gelir. Görünüşe bakılırsa birçok kişi için zamandaki bu bağlantı, oldukça fazla ve geniş çapta yapılan epidemolojik çalışmaların aradaki bağlantıyı kırmasından çok daha ikna edici.

Ayrıca ruhsal hastalıklara dair yanlışların birçoğu, bizi yanlış sonuçlara götürebilecek çekirdek doğrulara sahip. Örneğin; köpek, at ve benzeri evcilleştirilmiş hayvanlar duygusal bağ kurduklarından geçici olarak acımızı dindirebilirler demek; hayvan destekli terapiler otizm, şizofreni ve anoreksiya nervoza (yeme bozukluğu) gibi majör davranış bozukluklarının başlıca semptomlarını ortadan kaldıracaktır demek değildir.

Bilgi edinilen kaynağın yanıltması

Artık bilgiler çok sayıda ve ulaşılabilir olduğundan makaleleri, kitapları ve web sitelerini değerlendirmek büyük bir önem arz ediyor. Her yıl neredeyse 3.500 tane kişisel gelişim kitabı çıkıyor ama çok azı araştırma ve bilimsel incelemeye dayanıyor. Aynı şekilde birçok psikoloji web sitesi yanlış bilgilerle dolu. Özel eğitim profesörü Jennifer Stephenson ve Avustralya’nın Macquarie Üniversitesi’ndeki yardımcı yazarlarının 2012’de sekiz ulusal otizm derneğinin sitelerinde yaptıkları incelemesinde, bu sitelerin çoğunda tedavilerin etkisine dair yanlış bilgilerin bulunduğunu gördüler. Örneğin, sitenin önerdiği 33 otizm tedavisinden yalnızca üçü hakiki deneysellikten destek almış. (Bu üç tedavi, adaptif etkinlikleri pekiştiren davranış değiştirme prensiplerine dayanıyor.)

Ayrıca ana medya organları da -belki son güne yetiştirme stresinden, kaynaktaki materyalin anlaşılamamasından veya halka açılmada son derece istekli olmadan dolayı- yanlış bilgilerin yayılmasına sebep oluyor. Cornell Üniversitesi’nden psikolog Thomas Gilovich’in 1991 yılında çıkardığı kitabı How We Know What Isn’t So (Öyle Olmadığını Nereden Biliyoruz)’da gözlemlediği üzere haberciler neredeyse her zaman esas noktayı kesinleştirip geri kalan dış detayları önemsemiyorlar. İyi bir hikayeye hizmet etmek amacıyla olayları her zaman abartıyorlar. The Sun‘ın ön sayfasında yer alan 7 Ekim 2013 tarihli yazı şöyle diyor: “Akıl hastaları tarafından 1.200 kişi öldü.” Başlıkta kastedilen şey, psikiyatri hastalarının Birleşik Krallık’ta 1200 kişiyi öldürmesi iken bahsi geçen husus, yalnızca akıl sağlığı sistemindeki hastaları değil; araştırmacılar tarafından geri dönüşümlü olarak akli hastalık semptomları taşıdığı için yargılanan kişileri de içeriyor.(Öznelliği oldukça fazla olan bir yargılama).

Hele ki hikaye daha bir nüanslı ise başlık insanların akıllarına kalıcı bir şekilde egemen olabilir. Western Australia Üniversitesi’nden psikolog Ullrich Ecker ve iş arkadaşları 2014 senesinde sudaki florürün güvenli olmasını anlatan makalenin yerini alan: “İçme Suyundaki Florür Korkusu” gibi yazıların, okuyucuyu hikayeden taraflı sonuç çıkartmaya ittiğini ve yanlış anlaşılmalara yönlendirdiğini gösteren verileri topladılar. Buna göre okuyucular, sadece haber başlıklarını okuyup geçmemeli aynı zamanda başlıkla çelişen ya da ek nüanslar getiren yazı detaylarını da dikkatlice anlamalıdırlar. Aynı şekilde bizler de hikayeyi dengelemek için yaptığımız, yanlış yönlendirmelere sebep olabilecek girişimlerden kaçınmalıyız. Bazen gazeteciler, açıkça tek taraflı bir bilimsel ortak kanıya dayandığını görseler bile, bir olayın iki yönünü de sunma gibi bir yükümlülük hissederler.

Kaynak: http://www.scientificamerican.com/article/mental-illness-how-to-spot-fact-from-fiction/

Leave a Reply