Antik DNA, Tarihöncesi Avrupa Göçünün Gizemini Çözebilir

Yeni araştırma, antik Avrasyalıların coğrafik kökenlerini tespit ediyor ve kıtanın nüfusunun nasıl değiştiğini gösteriyor.

Şunu kabul edelim: U-Haul (nakliyat şirketi) ve karton kutuların modern kolaylığıyla bile hareket etmek acı verici. 5.000 yıl önce Avrupa’da yaşayan Neolitik insanlar için engeller aşılamaz gibi görünüyordu İngiltere’deki Sanger Enstitüsü’nden insan genetiği araştırmacısı Chris Tyler-Smith, “Geçmişin derinliklerinde birkaç insan, yüzlerce kilometre taşınmıştı, bu kesin, fakat o zamanın insanlarının çoğu bunu yapmadı,” diyor.

Bununla birlikte, yeni bir haritalama tekniğine dayanan yeni araştırmalar aksini önermektedir. Araştırmacılar, genetik verileri arkeoloji ile birleştirerek 300’den fazla Avrasyalı ve Yakın Doğu Avrupalı’nın DNA’sını analiz ederek bu kişilerin şaşırtıcı derecede birbirlerinden uzaklaştığını keşfettiler. Eski iskeletlerin yüzde 50’sinin orijinal yerden 100 kilometre uzakta, yüzde 30’u 620 kilometre uzakta ve geri kalan insanların evlerinden 1.900 kilometre uzakta dolaştığını tespit ettiler.

Yeni tekniğin öncülerinden  ve Sheffield Üniversitesi’nde bir genetikçi olan Eran Elhaik “Bu şimdiye kadar herhangi birinin ilk kez yapabildiği bir şey,” diyor. “Tarımın ortaya çıkışını ve insan topluluklarının hareket ettiklerini gördük; çünkü araziyi tükettiler, sonra da sulama sistemleri yaptılar. Topluluklar hareket ederken, avcı-toplayıcıların hepsini değiştirdiler.” Elhaik ve ekibi, ön bulgularını geçen ay Avrupa İnsan Genetiği Topluluğu Konferansı’nda sundu.

Arkeologlar ve genetikçiler, insanların Avrupa’da nereye ve nasıl göç ettiği konusunda spekülasyonlarda bulunmuşlardır. İskelet kalıntılarına dayanarak Avrupalıların, modern insanlar tarafından 45.000 yıl önce Afrika’dan ve dünyanın diğer bölgelerinden halklarının taşınması sonucu oluştuklarına inanıyorlar. Avrupa yaklaşık 25.000 yıl önceki en büyük buzul çağının etkisinde kaldığı zaman, hayatta kalma koşullarına uyum sağlayan bazı güçlü insanlar dışındaki çoğunluk nüfus azaldı.

Konuyla alakalı Nature’a Ewen Callaway “Arkeologlar, Avrupa ve Ortadoğu’daki sitelerden çıkan taş aletler ile kemik ve kabuk süslemeleri arasındaki net farklara dayanarak avcı-toplayıcıların art arda gelen dalgalarla Avrupa’yı uzun süresömürgeleştirdiği hipotezini oluşturdu,” diye yazdı.

Ancak arkeologlar, kısa süre önce, materyal verilerini genetik biliminin anlattığı öykü ile karşılaştırmayı başarabildiler. Antik DNA’yı analiz etme konusundaki son gelişmelerle, bu insanlar ve hayatları hakkında daha net ve daha karmaşık bir resim elde etmeye başlıyoruz.

DNA şüphesiz hassasdır. Belli çevresel koşullar altında bozulmadan hayatta kalabilir ve soğuk yerleri tercih eder. İnsan numunelerinde, onu bulmak için en iyi yer, kafatasında, kulağın yakınındaki petrok kemiktir. Fakat bir dönem kullanışlı bir DNA’yı elinize aldıysanız, yararlı bilgiler için hazırlamak bir dizi engeli de beraberinde getirdiğini görürsünüz.

Antik DNA’nın çıkarılması ve yeni nesil tekniklerle dizilendirilmesi, bilgilerin saklı kalmasına yol açar. DNA sadece antik insanlardan değil aynı zamanda çevresel etmenlerden ve belki de modern araştırmacılardan kaynaklanan atıklardan da etkilenmektedir. Araştırmacılar, bu karmaşayı gidermek için, tek bir mitokondrial DNA dizilimini (birden fazla varlığın kontaminasyona işaret ettiğini) tespit etmek ve insan DNA’sını işaret eden bozulma kalıplarını bulmak için bilgisayar yardımına güveniyorlar.

Fakat insan DNA’sının bu parçacıkları kaostan ayrıştırıldıktan sonra, bir keşif dünyasını açabilirler. Eski insanların, tıpkı buzul mumya Ötzi’nin yedikleri ve giydikleri gibi, Neandertallerin ve insanların ne sıklıkta üredikleri hakkında her şeyi öğrenebiliriz. Tyler-Smith “Bence bu, bilim dünyasındaki son on yılın en heyecan verici gelişmelerden biri,” diyor. “İnsanlar 20. yüzyılın ortalarında radyokarbon tarihleme yönteminin etkilerinin gelişimiyle karşılaştı.”

Elhaik, yaşayan insanlarla öncülüğünü yaptığı, Coğrafi Nüfus Yapısı veya GPS adı verilen tekniği kullanarak antik DNA’dan çıkarılacak bilgiyi genişletti. Bu teknik tek nükleotid polimorfizmlerini karşılaştıran veri kümelerine dayanmaktadır-bireyler arasında biyolojik belirteç olarak görev yapan DNA nükleotidlerindeki farklılıklar. GPS yöntemi, pek çok nesil için tek bir yerde bulunan, daha sonra uzakta yaşayan gruplara zıt olan popülasyonların SNP’lerini (“snip” olarak telaffuz edilir) kullanır.

Elhaik “Sadece havalı bir kısaltma yapmadık, gerçekten GPS navigasyonu gibi çalışıyor,” diyor. “Uydu yerine bölgelerine çok iyi lokalize edilmiş nüfus kullanıyoruz.”

Nature Communications’ın 2014 tarihli bir çalışmasında, Elhaik ve meslektaşları, GPS yöntemini dünyadaki 600’den fazla kişiye uyguladı ve bu bireylerin yüzde 83’ünü doğru orantılı olarak kendi ülkelerine yerleştirebildiler.. Aynı teknik 200 Sardun köylüsüne uygulandığında, bunların dörtte biri köylerine yerleştirildi ve çoğunluğu evlerine 50 km’lik bir mesafeye yerleştirildi.

Aynı teknik yeni araştırmalarda da uygulanabilir. Elhaik, “M.Ö. 12000’den MS 500’e kadar olan iskelet kalıntılarından çıkarılan eski DNA’yı kullandık,” diyor. “DNA içeri girer ve koordinatları belirler” – örneklemin antik bireyler için çok daha küçük olduğunu ekliyor olmasına rağmen, kıtada çok daha fazla boşluk var. Uzun zaman önce ölmüş kişiler için GPS olarak düşünün.

GPS araştırmasına dahil olmayan Tyler-Smith “Aynı nüfustan gelen belki de 20-30 kişiyseniz, elde edebileceğiniz ek bilgiler vardır,” diyor. Ancak ekliyor: “Daha büyük rakamlar her zaman daha iyi.”

Fakat genetikçiler ve arkeologlar, tarih öncesi dönemin daha ince noktalarını kabul etmezler. University College London’da arkeoloji profesörü olan Marc Vander Linden’a göre büyük sonuçlar çıkarmak için bu kadar küçük örneklem kullanmak sorunludur.

Linden e-mail’inde “Genetikçiler, kısıtlı, mekansal olarak kümelenmiş örnekler temelinde geniş çaplı süreçler önerdiler ve daha sonra, karşılık gelen tüm arkeolojik kültürler için bu sonuçları yanlış bir şekilde genelleştirdiler,” diyor. “Hem arkeologlar hem de genetikçiler, genlerin ve materyal kültürünün aynı etki alanlarında faaliyet göstermediğini ve aynı mekansal ve zamansal ölçekleri kullanmadığını tam olarak anlamalı ve düşünmelidir.”

Linden, genetikçilerin antik DNA’daki çalışmalarının alanda devrim yarattığını ve yeni araştırma yolları açtığını kabul ediyor. “Antik DNA araştırmaları, diğer verilerle birlikte, tarih öncesi Avrupa’nın nüfus geçmişinin daimi artış, genişleme ve geri çekme olaylarının pek çoğuna damgasını vuruyor.”

Elhaik’in tekniği yaygınlaşırsa, insan göçüyle ilgili sorular, örneğin tarımın bölgeye nasıl geldiği sorulabilir. Arkeologlar uzun zamandır insan göçünün kendiliğinden mi yoksa bir fikir doğrultusunda mı yapıldığını tartışıyorlar. Tartışmanın bir kısmı son zamanlarda genetiğin katkılarıyla Avrupa’daki avcı-toplayıcılar içerisine Yakın Doğu’dan gelen tarım toplumlarının göç hareketini çözümledi. Elhaik, grubunun araştırmasının bu soruyu daha ayrıntılı bir şekilde aydınlatacağını ve çok sayıda insan grubunun daha hassas hareketlerini göstereceğini düşünüyor.

Tyler-Smith için, geçmişin geniş ana hatlarında artan anlaşılırlık, o alanın geleceğidir. Ayrıca dünyanın diğer bölgelerinde, Afrika ve Güney Avrupa gibi daha sıcak ve kurak bölgelerde, çevresel koşullar nedeniyle antik DNA’yı hala sağlam tutmanın zor olduğu daha fazla numune görmek istiyor. Şimdilik, çözülmekte olan Avrupa göçünün kendisi, insan soyunu anlamamıza ve bize hepimizin müttefik olduğumuz gerçeğini anlamamıza yardımcı oluyor.

Tyler-Smith, “Yaklaşık 40.000 yıldır Avrupa’da yaşayan bir nüfus diye bir şey yok,” diyor. “Melezleşme tarih öncesi dönem boyunca devam etti ve incelemeye başladığımızda bunu dünyanın her yerinde göreceğiz.”

Haber: Lorraine Boissoneault

Kaynak: smithsonianmag.com

Çeviren: Bünyamin Tan