Benim gördüğümü görüyor musunuz?

Dünyadaki kültürel gruplar, renk hakkında farklı konuşuyorlar- bazıları renk için bir kelimeye bile sahip değiller. Renk algısı evrensel bir insan deneyimi mi değil mi?

Farklı kültürlerdeki insanların renkleri nasıl algıladıkları ve tarif ettikleri, sosyal bilimcileri uzun süredir çok etkiliyor. Görsel: Michelle Jones/Sapiens

Peru’nun merkezindeki Candoshi Köyünde, antropolog Alexandre Surrallés, masanın üzerine renkli bir talaş koyup soruyor: “Ini tamaara?” (“Bu nasıl?” ya da “Neye benziyor?”).  Surrallés’in sormak istediği şey, “Bu ne renk?” ancak, Amazon Nehri’nin üst kıyılarında yaşayan yaklaşık 3000 kişiden oluşan kabile olan Candoshi’nin renk kavramı için bir kelimesi yok. Ayrıca sorduğu soruya verdikleri cevap da bir çok Batılı için tanıdık değil. Bu durumda, iki Candoshi arasında talaşın Surrallés’in tarif edeceği gibi kehribar mı ya da sarı-turuncu bir renk mi yoksa daha çok zencefil ya da balık yumurtası gibi mi göründüğü konusunda hararetli bir tartışma başlıyor.

Temmuz 2014’teki bu an, Surrallés’in Candoshi’de 1991’den beri toplamda yaşadığı 3 yılda edindiği birçok benzer deneyimden yalnızca biri.  Surrallés’in alan çalışması onu, bu insanların çevrelerindeki temel renkler için güvenilir tanımlayıcılar olan renk kelimelerine sahip olmadığı şaşırtıcı bir sonuca götürdü. Candoshi çocukları gökkuşağının renklerini öğrenmiyorlar çünkü topluluklarının bunun için kelimeleri yok.

Antropolog Alexandre Surallés, Peruvian Amazon’daki Candoshi halkıyla çalışarak, renk araştırması alanında güncel düşünceyi şekillendiren The World Color Survey’in (Dünya Renk Araştırması) sonuçlarına yol açtı. Alexandre Surrallés

Bulgusu dikkat çekici gelse de, Paris’teki Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi ile birlikte çalışan Surrallés, bu kültürel olgunun var olduğunu öne süren ilk kişi değil. Dünyanın farklı yerlerinden antropologlar, renk için temel bir sözcük dağarcığı olmayan diğer küçük kabileler hakkında rapor hazırladılar. Bununla birlikte, bu sonuçlar konuyla ilgili en etkili kitapta bulunanlara karşı çıkıyor: 2009’da yayımlanan, her kültürün en azından gökkuşağı için temel renk kelimelerine sahip olduğu hipotezini içeren Dünya Renk Araştırması.

Tartışma, renk araştırması dünyasında devam eden bir savaşın merkezinde duruyor. Bir tarafta, insanların renkleri bir şekilde tutarlı olarak gördüğü ve isimlendirdiği, insan algı tecbüresinin uyumuna inanan, Dünya Renk Araştırması’nın yazarlarını ve onların meslektaşlarını içeren “evrenselciler” duruyor, diğer tarafta ise deneyim çeşitliliğine inanan ve Batılılar’ın renk duyusunun diğer kültür ve dillerin yorumlamalarına empoze edilebileceği fikri tarafından rahatsız edilen “göreceliler”.  Surrallés gibi bir çok araştırmacı, ortada durduklarını söylüyor: İnsan algılamasında bazı evrenseller olsa da Surrallés, renk terimlerinin aralarında görünmediğini savunuyor.

İlk bakışta gökkuşağının tüm insanlar tarafından benzer şekilde görülmediğini, dünyada düşündüğümüzden daha az ya da daha çok renk olabileceğini ya da birinin renklere isim verme zahmetine girmediğini hayal etmek neredeyse anlaşılmaz. Ve yine de bir kere bu fikirlerin başında gelen şaşırtıcı darbenin ötesine geçtiğinde açıkça görülmeye başlarlar. Sonuçta gökkuşağında gerçek çizgiler yok. Turuncunun mavi renkten daha çok ya da daha az meşru bir renk olduğunu ya da bir kültürün renk listesinin başkalarınınkinden daha “gerçek” olduğunu düşünmek için hiçbir neden yok.

Yoksa var mı?

1960’ların başında, Paul Kay, Brent Berlin ile tanıştı. İkisi de antropologtu ve mezuniyet araştırmaları için birbiriyle bağlantı olmayan tamamen farklı iki halkla alan çalışmalarını tamamlamışlardı: Kay, Güney Pasifik’teki Tahitililerle, Berlin ise Meksika yaylalarının Tzeltal’larıyla. Notları karşılaştırırken garip bir tesadüf fark ettiler. Her iki araştırmacı da renkler için yerel sözcükleri öğrenmenin çok zor olabileceğini varsaydılar, çünkü Kay, o zamandaki kitapların farklı kültürlerin renk tayfını temelde anlık bir hevesle bölüştürdüklerini belirtiyor. Belirli bir kültür, örneğin kırmızının farklı türleri için herhangi bir sayıda kelimeye sahip olabilir veya çok mantıklı bir neden olmadan kırmızı ile sarıyı ayırt etmez. Ancak her iki araştırmacı da çalıştıkları halkların dillerinde renklerin çoğunu yaklaşık olarak İngilizce ile benzer buldular, önemli bir istisna ile: Her bir dilin yeşil ya da mavi için sadece tek bir sözcüğü var. “Bir gün sohbet ediyorduk ve aynı deneyimi edindiğimizi keşfettik, ve düşündük ki ‘Vay canına, bize öğretilen her şey yanlışmış.’ ” diye hatırlıyor Kay.

Böylece kariyerleri için Kaliforniya’ya yerleşen Kay ve Berlin,  üniversite öğrencilerini San Francisco Körfezi bölgesinde bulunan 20 dildeki renk terimlerini toplamak için görevlendirdiler. Tek bir konuyu inceleyen bu yazıyı 1969’da Temel Renk Terimleri: Evrensellikleri ve Evrimleri adı altında yayımladılar. Kay ve Berlin, renk tanımlamasının bir çeşit evrimi olduğuna karar verdiler. Tüm bu kültürlerin siyah (ya da karanlık) ve beyaz (ya da aydınlık) için bir kelimesi var. Eğer dilde üçüncü bir terim varsa, bunun kırmızı olduğunu buldular. Eğer dördüncü varsa, bu sarı ya da yeşil renktir (ve eğer beşinci bir terim varsa bu diğer rengi içerir). Sonra mavi renk geliyor. Ve en yüksek seviyede İngilizce, Japonca ve Almanca’nın dahil olduğu diller yer alıyor ve her biri genel toplamda 11 temel renk terimine sahipler: siyah, beyaz, kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, mor, pembe ve kahverengi.

Dilbilimci Paul Kay, antropolog Brent Berlin ve diğer meslektaşları ile birlikte 2009 yılında Dünya Renk Araştırması adlı tartışmalı kitabı yayınladı. Paul Kay

Bu renk araştırması dünyası için şaşırtıcı bir sonuçtu. Fakat kabul edilmeli ki, bulguları küçük bir örnekleme dayanıyordu. 1970’lerin başında, iki araştırmacı dillerin belgelenmesine yardım etmek, okur yazarlık geliştirmek ve İncil’i tercüme etmek için dünya çapında bir dilbilimci misyonerleri ağı sürdüren Dilbilim Yaz Enstitüsü (şimdi Dallas, Teksas merkezli SIL International) ile bir araya geldi. Enstitü, Kay ve Berlin’in çalışmalarını genişletmeye yardım etmeyi teklif etti. Sonunda misyonerler, “Konuşmacıların herhangi bir rengin adını verebilecek en küçük kelime dizisini” öğrenmek için dünya genelindeki kabilelere 330 farklı renkte küçük parça göstererek 110 yazılı olmayan dil hakkında veri topladılar. Sonuç tartışmalı bir kitap olan The World Color Survey’di (Dünya Renk Araştırması). Kitap, öncülüyle aynı sonuçlara ulaştı. Hollanda’nın Nijmegen şehrindeki Radboud Üniversitesi’nden bir dil ve biliş uzmanı olan Asifa Majid, “Gerçekten etkileyici bir bilimsel çalışma ve halen renk kelimelerinin en büyük veri kümesi” diyor. “Benzersiz.” diye ekliyor.

Candoshi, bu araştırmadaki dillerden biriydi. 1979’da bir misyoner, Candoshi dilinin Berlin’in ve Kay’ın renk-kelime evrimi spektrumunun orta bölümüne ait olduğunu belirledi. Bu Perulu topluluğun siyah (kantsirpi), beyaz (borshi), kırmızı (chobiapi) ve sarı-turuncu (ptsiyaro) için terimleri vardı. Yelpazenin mavi ucunda nesneler daha karanlık çıktı: Kavabana kelimesi yeşilden mor renge kadar kullanıldı, ancak kamachpa koyu yeşil renge uygulandı.

Surrallés, Candoshi renk terimlerinin özetini tartıştı ve şaşırtıcı bulduğu bir sonuca vardı. Candoshi’lerin arasına ilk geldiğinde, parlak renklere aşık oldukları açıktı. Surrallés, ekim 2016’da yazdığı makalede Candoshilerin günlük olarak değilse de düzenli olarak, zamanlarının büyük bölümünü yüz boyaları veya boya seramiği için farklı renk ve pigmentler, özellikle de kırmızı boyalar kullanarak geçirdiğini yazdı. “Avlanma ya da balık avlama yapamayacakları zaman yağmurlu günlerde, tüyleri, canlı, kontrast renkleri ile ödüllendirerek taçlar, göğüs süslemeleri ve kulak halkaları yapıyorlar.”  Ve yine de, oradaki halkın renkler için tutarlı, temel terimleri olmadığını açıkladı.

Candoshi Halkı şu anda renk tartışmalarının ortasında, bazı araştırmalara renklere özgü sözcüklerden yoksun olduklarını ileri sürüyor. Alexandre Surrallés

İlk olarak, Surrallés, Dünya Renk Araştırması’nın tanımladığı Candoshi sözcüklerinin hepsinin belirli bir şeyi belirttiğini söylüyor. Ptsiyaro (sarı) sarı bir kuşun ismidir; kantsirpi (siyah) zift benzeri anlamına gelir; Chobiapi (kırmızı) olgunlaşmış meyveyi belirtir; kamachpa (koyu yeşil), olgunlaşmamış meyveye işaret eder. Borshi (beyaz) sadece kapok ağacını değil aynı zamanda ağacın çekirdeklerinin pamuk liflerinin havaya bırakıldığı ve kar gibi düştüğü Ağustos dönemini ifade eder. Tüm bunlar, onların niteliğini yalnızca renk olarak azaltmazken (“turuncu”, sonuçta meyve olarak ikinci bir anlam taşır.), halkın “Neye benziyor?” sorusunu bir renk terimiyle cevaplayıp cevaplamayacağı konusunda şüphe uyandırır.

İkinci olarak, Surrallés konuştuğu kişilerin, renkleri ifade etmek için, Dünya Renk Araştırması’nda yer alan kelimeleri kullandıkları sıklıkta diğer kelimeleri de kullandıklarını buldu. Bazen bağlamlarına göre bu terimler değişiyordu: Eğer kırmızı küçük bir parça, seramik bir yüzeydeyse “olgunlaşmış meyve gibi” denirdi, fakat küçük parça yerdeyse genelde “kan gibi” varsayılıyordu. Ve eğer küçük parça, farklı aydınlatma altında ya da yeni bir arkaplan renginin karşısındaysa, tarif etmek için kullanılan terim sıklıkla değişirdi.

Candoshilerin “renk” kavramı için bir kelimelerinin bile olmayışı gerçeği ışığında,  Surrallés, sözcükleri renkle ilgili olarak kullanmadıklarını ancak bir nesneyi diğeriyle daha bütünsel olarak karşılaştırdıkları sonucuna varıyor. Ancak Kay, bu bulgulara itiraz ediyor. Dünya Renk Araştırması sonuçlarının, Dünya Renk Araştırması çalışmasından önce yayınlanan Candoshi sözlüğüyle çok iyi örtüştüğü ve bir kelimenin anlam bakımından karmaşık olmasının renk terimi olmadığı anlamına gelmediğini savunuyor.

“Elbette bazı toplumlar renk için herhangi bir kelimeye sahip değiller.” diyor Kay. “Boyut ya da sıcaklık için bir kelimesi olmadan, büyük ve küçük ya da sıcak ve soğuk için kelimeleri olan tonlarca dil var. Birçok yazısız dil soyutlamalar için kelimelere sahip değil. Onlara ihtiyaç duymazsınız.” diye ekliyor.

Berlin ve Kay, renk adları konusunu araştıran ilk kişiler değildi. Eski Yunanlılar, renkler, müzik notaları, güneş sistemindeki bilinen nesneler ve haftanın yedi günü arasında bir bağlantı olduğuna inanıyorlardı; Yunan filozof Aristo, yedi temel rengi siyah, beyaz, kırmızı, sarı, yeşil, mavi ve mor olarak sıraladı. 1500 yılına gelmeden önce, İngilizce dilinde turuncu için bir kelime mevcut değildi. Sadece portakal ağacı Asya’dan Avrupa’ya getirildikten sonra renk ismi doğdu. (Bundan önce buna sadece “sarı-kırmızı” deniyordu.) 1600’lü yıllarda İngiliz fizikçisi Sir Isaac Newton, kasıtlı olarak yedi geleneğini sürdürerek gökkuşağını şu andaki geleneksel kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, çivit ve mor olarak listeledi. (Şimdilerde birçok insanın tanımlamakta zorlanacağı indigo, bugün bizim koyu mavi dediğimiz Newton’un adıydı, Newton’un mavisi bugün açık camgöbeği olarak adlandıracağımız şeydi.)

Evrensel bir renk deneyimi kanıtı ararken, gözümüzde renk algımızı şekillendiren bir fiziksel bağlantının olup olmadığını merak edebiliriz. Basit bir bağlantı olduğu görülmüyor. Çoğumuzun, farklı renkleri veya ışığın dalga boylarını algılamak için uygun hale gelmiş üç tip koni veya ışık reseptörü var. Bunlarla birlikte, birçok insan milyonlarca farklı gölgeyi ayırt edebilir. (Tabii ki hepsi için isme sahip değiliz ve birbirimizle tam olarak aynı şeyleri görüp görmediğimiz tartışılır.)

Bununla birlikte, evrensel renk ayrımı yöntemi için bazı biyolojik kanıtlar var. 4 aylık bebeklerle yapılan çalışma, daire renklerinin renk tayfındaki arka plandan aynı uzaklıkta olmasına rağmen, mavi bir zemin üzerindeki yeşil daireyi, aynı mavi zemin üzerinde farklı tonda bir mavi daireden daha hızlı görebildiklerini gösterdi. 8 aylık bebeklerle aynı çalışmayı tekrar eden Majid, “İlk başta buna inanmadım.” diyor. Bebeklerin çevrelerindeki oyuncakta da diğer şeylerden bazı renkleri ayırt etmeyi öğrendiği tartışmalı olsa da böyle araştırmalar, renk sınıflandırmasının beyinde fiziksel bağlantısının olabileceğini ima ediyor. Gerçekten yapmanız gereken şey, üretmeyen toplumlardan gelen bebeklerle, -yani bir orman ve çöl gibi birbirinden çok farklı doğal renk paletlerine sahip ortamlarda- bu çalışmayı tekrarlamak ve aynı yerleşik kategorilere  sahip olup olmadıklarını görmektir. (Renk ayırt etme yeteneği doğuştansa, çoğunlukla yeşil veya çoğunlukla sarı olan zengin bir dünyaya erken maruz kalma, spektrumdaki tonlarda farklılıkları algılama yeteneklerini değiştirmemelidir.)

Biyolojiden ziyade dile bakıldığında, temel bir rengi, neyin oluşturduğuyla ilgili yararlı yönergeler vardır. Bir koşul, renk sözcüğü basit olmalıdır (örneğin, “mavimsi” ya da “gökyüzü mavisi” değil “mavi” olması gerekir). Anlamına ilişkin anlaşmazlığın çok az olacağı şekilde ortak kullanımda olmalıdır (örneğin, akuamarine karşı turkuazın aksine). Daha geniş bir kategoriye dahil edilmemelidir (örneğin, “mavi türü olarak cam göbeği”). Ve  tek bir kategoriye değil herhangi bir nesne sınıfına uygulanabilir olmalıdır (örneğin, zencefil (ginger) ve koyu kestane (auburn) kelimeleri “kırmızı” anlamına gelmektedir ve genelde saçla bağlantılı kullanılır). Bu gibi yönergeler olsa bile yorumlamadaki sorunların nasıl ortaya çıktığını görmek kolaydır.

Örneğin, Majid’in Malay Yarımadası’ndaki Jahailer  ile yaptığı çalışmada, Majid insanlardan bir grup renkli küçük parça arasından “benzer” olan parçaları gruplandırmalarını istemişti. Majid, “Çiftler alırlardı ve kırmızı ile maviyi bir araya getirirlerdi.” diyor. O ve ekibi onlara neden diye sorduğunda, “Kocası ve karısı birlikte gider.” gibi cevaplar alırlardı. Majid, böyle dilsel zorlukların bu tür bir işi yapmayı çok zorlaştırdığını belirtiyor.

Bireysel kültürler, yalnızca renkleri tanımlamak için farklı kelimeler içermezler, aynı zamanda renkleri birbirinden farklı şekilde gruplarlar. Asifa Majid

Avustralya dillerine ilişkin yakın tarihli bir araştırma, renk sözcükleri için evrim ağacının, kaybolan ve kazanılan renk terimleri ile Berlin ve Kay’ın öne sürdüğünden çok daha karmaşık olduğunu savunuyor. Canberra’daki Avustralya Ulusal Üniversitesi’nden Linguist Anna Wierzbicka, Warlpiri halkının hiç “renk konuşması” olmadığını iddia ediyor.

Wierzbicka’nın kendisini belki de en aşırı dil evrenselcisi olarak tanımladığı göz önüne alındığında, ifadesi biraz ironik gelebilir: tüm dillerde ortak olan 65 evrensel sözcük ya da kavram (“anlamsal başlangıçlar”) önerdi -fakat renk bu kavramlarından biri değildi. Wierzbicka, “Renk evrensel bir mesele değil.” diyor. “Bütün insanlar, gördüklerini tanımlamak için sözel kaynaklar kullanıyor.” diye ekliyor. Sınıflandırıyoruz ve karşılaştırıyoruz fakat farklı şekillerde. Bir kişi parlaklığa, dokuya ya da boyuta göre; hiç düşünmediğimiz bir şeye göre; ya da hepsini bir kerede gruplayabilir. Bir üretim toplumunda, yani iki nesnenin rengi dışında (bir kırmızı tişört ve bir mavi tişört) özdeş olabileceği bir yerde,  rengin önemli olduğunu belirtiyor. Bu doğal dünyada gerçekleşmez.

Şaşırtıcı olan, renklerin kültürel algılamaları konusunda fikir birliğine varılmaması değil, tartışmaların çok hararetli hale gelmiş olması. Dünya Renk Araştırması “Bir sürü insanı gerçekten delirtti ve bunca yılın ardından bazılarını hala delirtmeye devam ediyor.” diyor Kay. Renk bu açıdan benzersiz değildir; “evrensel” duyguların (mutluluk, hüzün, korku ve tiksinti gibi) görüntülerini tanımlama girişimleri de benzer şekilde tartışmalı olduğunu kanıtladı.

İnsanların renk kavramları kültür tarafından şekillendirilebilen tek algı değildir. Bazı kültürler arası çalışmalara göre, insanların yüzlerinde ifade ettiği duygu yorumlamaları da kültürel olarak etkilenebilmektedir. Carlos Crivelli

Bu yüksek tutkunun sebeplerinden biri, daha az gelişmiş kabile dillerinin tabanda İngilizce’nin en üstte olduğu, renk terimlerinin evrimi düşüncesiyle ilgili temel bir rahatsızlık. Surrallés, bu tür konuşmaları “Geçmişe ait bir şey olduğu düşünülen sömürge bir antropoloji türü için tipik olan evrimci yaklaşımlara rahatsız edici biçimde benzemektedir” diyor.

Kay, görecelilerin “evrenselcileri siyasi şüpheli olarak gördüklerini” kabul ediyor, fakat sadece renk deneyiminin evrenselliğine inanmak bir kişiyi sömürgeci ya da emperyalist yapmaz, diyor. (İlginçtir ki, Majid’in çalışması, koku algılamasını tanımlayan kelimeler açısından İngilizce’nin diğer dillerden daha az evrimleştiğini; örneğin Jahai dilinin, kokular için daha geniş bir sözlüğe sahip olduğunu göstermektedir.)

Kay, renk algısının evrenselliğinin siyasi nedenlerle anılmasının verimsiz olduğunu söylüyor. Bazı eleştirmenlerin, konuyu birisine basit bir renk parçası gösterme yöntemiyle ele aldıklarını belirtiyor. İster istemez renk parçalarını kullandığınızda, bu insanlar için anlam ifade etmeyen Batı çerçevesini dayattığınıza-onların kültürlerini bozduğunuza dair tartışmaların olduğunu söylüyor Kay. Fakat renk parçaları olmadan, renk algılamasnı sistematik ve nicel olarak incelemenin son derece zor olduğunu belirtiyor.

Kay,  Surrallés’in çalışmasının hiç sayı içermediği için şüpheli olduğunu söylüyor. İnsanların aynı renkler için aynı sıklıkta birden fazla kelime kullandığını iddia ediyor, fakat bunu yayımlanmış makalede  destekleyecek istatistik yok.  Surrallés, “Bu etkiyi görmek için büyük sayı serilerine ve karmaşık istatiksel hesaplamalara ihtiyacınız yok, aynı renk için farklı terimlerin ortak kullanımı çok basit bir gerçektir.” diye karşı çıkıyor. Surrallés, sayıların bu kadar önemli göründüğü takdirde belki de bir problem olduğunu söylüyor; bu, çalışmanın en önemli konusu haline gelecek – kişinin gerçekte neler olduğunu daha derin bir şekilde keşfetme kabiliyetini engelleyebileceğini savunuyor.

Sonuçta, Majid, “Renk konusundaki tartışmalar insan kültürlerinin spektrumuna gerçekten nasıl baktığımıza ilişkin bir tartışmadır” diyor. “Hepimiz gerçekten birbirimizle benzeriz, fakat bizim için neyin eşsiz olduğunu övmek istiyoruz.” diye ekliyor. Benzerliklere veya benzersizliğe odaklanmak, dünyayı kavramsallaştırmanın çok farklı yollarına yol açar. Majid, evrenselciler ve göreceliler için “sürüp giden bir anlaşmazlıktalar” diyor, “Ve bence ikisi de bir derece haklı” diye ekliyor.

Araştırmacılar, dilbilim ve kültürel antropolojinin tüm araçlarıyla bile, dilleri için renk kelimeleri olmayan birinin kırmızı renkli bir parçayı, olgunlaşmış bir meyveyi veya gün batımının solgunlaşmasını anlattığında gerçekten ne demek istediği konusunda hiçbir zaman uzlaşamayabilirler.

Çeviren: Sevda Seçer
Kaynak: sapiens