“Gerçek” İnsan Diyeti

Peter Ungar’ın Scientifi American için yazdığı 17 Nisan 2017 tarihli yazısı:

Paleoekoloji açısından,Sözde “Paleo Diyeti efsanedir.”

İnsanlar, doğal insan diyetini binlerce yıldan beri tartışıyor. Tartışmalar genellikle diğer hayvanları yemenin ahlaki olup-olmadığı yönündedir. Aslanın hiçbir seçeneği yok ama bizlerin var. Yunan filozof Pisagor’un sözlerini ele alalım:”Etin etten meydana geliyor olması ne kadar da yanlış.”. Bu ilke “ahlaklı” vejetaryenler için 2500 yıldan bu yana pek değişime uğramadı. 

İnsanların bir memelininki gibi diğer hayvanları öldürmek ve yemek için gelişen dişlere ve pençelere sahip olmaması, bizlerin et yemediği anlamına gelmez. İlk Homo atalarımız etobur hayvanların keskin dişleri yerine geçen aletler icat ettiler. Fosil alanlardaki parçalanmış,üzerilerinde kesik izleri bulunan hayvan kemiklerinin taş aletler kullanılarak oluşturulduğu dışında herhangi bir açıklaması yok. Aynı zamanda, basit yapıdaki bağırsaklarımızın lifli besinleri sindirmek için geliştiğini de açıklıyor.

Ancak gluten yapay bir madde değildir. Karbonhidratları kesmemiz gerektiği sürekli söylenmesine rağmen tahılların evcilleştirilmeden önce lifli yapıda olduğuna dair birçok kanıt var. Ohalo 2 deki Celile Denize kıyısında ve Son Buzul Çağı’nın en zor dönemlerinde yaşayan insanalar tahılların evcilleştirilmesinden 10.000 yıl öncesinde buğday ve arpa yedi. Paleobotanikçiler, Neandertal dişindeki tartar tabakasında hapsolmuş 40.000 yıllık arpa ve buğday nişastaları buldu. Ve açığa çıkan bu durumun tahılları pişirmekten kaynaklandığı yeni bir gelişme değil.

Bir Paleoantropolog olarak paleotik diyette bize rehber olacak düşüncelerimi sıklıkla sorguladım. Tutkunu olmasam da pizza, patates kızartması ve dondurmayı çok seviyorum. Yine de diyet uzmanları bugün yediğimiz besinler ile atalarımızın yemek için evrildikleri arasındaki uyumsuzluk hakkında ciddi bir bağlantı oluşturdular. Fikre göre, diyetlerimiz genlerimizin devamlılığı için çok hızlı biçimde değişti ve sonucunun yüksek tansiyon,kandaki yüksek şeker seviyesi,obezite ve anormal kolesterol düzeyleri de dahil olmak üzere bir gurp “metabolik sendrom” olduğu söyleniyor. Bu ilgi uyandıran bir konu. Dizel yakıtı benzin için yapılmış bir otomobile koyarsak ne olur bir düşünelim. Yanlış yakıt motor sistemine ciddi zararlar verebilir. Ha otomobile yanlış yakıt koymuşsun ha tıka basa yemişsin. Sizce bir fark var mı?

Paleolitik diyetlerin bu kadar yüksek popülerliğe ulaşması süpriz değil. Genel hatlarda çok fazla çeşitlilk var ancak protein ve omega-3 yağ asitleri açısından zengin gıdalar tekrar tekrar ortaya çıkıyor. Bu yönden taze otlarla beslenen inekler ve taze balıklar protein ve omega-3 yağ asidi bakımından gayet uygundur. Ve karbonhidrat ise nişastasız taze meyve ve sebzelerden gelmelidir. Diğer yandan tahıllar, baklagiller, süt ürünleri, patates gibi son derece rafine edilmiş ve işlenmiş gıdalar diyet dışına atılmalıdır. Bu düşüncenin kaynağı ”Taş Devri insanları gibi yemek yemek.” olduğunu bilirsiniz.

Ben diyetisyen değilim ve Paleolitik Dönem diyetlerinin beslenme maliyetleri ve yararları hakkında uzmanlarla konuşamam ama onların evrimsel kanıtlarını yorumlayabilirim. Paleoekoloji açısından, “Paleolitik Diyet” efsanedir. Yemek seçimi türün beslenmek için evrimleşirken hangi gıdaları tükettiği hakkında bilgi verir. Meyvelerin olgunlaştıkça yapraklarını döktüğü ve çiçeklerini yılın farklı zamanlarında tomurcuklandığını öngörebildiğimiz gibi. Atalarımızın tükettiği besin türleri dünya üzerindeki ılık ve nemli, serin ve kuru dönemler boyunca değişti. Bu değişimler evrimimiz süregeldiğinden beri vardır.

Eğer biz geçmişteki Hominin türlerinin kalıntıları ile tüketilmiş besinleri yeniden doğru bir şekilde canlandırsak bile (ki yapamayız), bu bilgi atalarımızın diyeti üzerinden menü tabanlı planlama yapmak için gereksizce olur. Çünkü dünyamız her zaman olduğu gibi sürekli değişimi uğradığı için atalarımızın diyetleri de bu değişime ayak uydurdu. Evrimimizdeki tek bir noktaya odaklanmak faydasız (yanlış) olabilir. Biz gelişen bir eseriz. Homininler geniş alanlara yayıldılar ve ormanda yaşayan kuzenlerinden, göl kıyısında veya açık savanada yaşayanalardan farklı bir diyetleri vardı. 

İnsan atalarının diyeti nasıldı? Tek başına bu soru bir anlam ifade etmez. Paleolitik diyet meraklılarına ilham veren son avcı-toplayıcılardan bazılarını düşünelim. Kuzey Alaska kıyılarındaki Tikigagmiutlar neredeyse tamamen deniz memelileri ve balıkların protein ve yağlarıyla beslenirken, Bostwana’daki Orta Kalahari bölgesindeki Gwi San toplumu, toplam kalorilerinin yaklaşık %70’ini karbonhidratça zengin şekerli kavunlardan ve nişasta içeren köklerden elde ettiler. Geleneksel toplayıcılar kendilerini çevreleyen kutup enlemlerinden, tropik bölgelere kadar çeşitli yaşam alanlarında büyük bir yaşam savaşını kazandılar ve hiç şüphesiz diyetlerindeki çok yönlülük sahip olduklarını başarının anahtarıdır.

Bugün birçok Paleoantropolog, Pleistosen etkisiyle artan iklim dalgalanmasını -bedensel, zihinsel veya her iki yönden de- uyum gösteren atalarımız için beslenme kurallarındaki esneklik insanlığa karakterize oldu. Temel düşünce ise şudur: Sürekli değişen dünyada seçici beslenen canlılar dışındakiler yaşam savaşını kazanıyor. Doğa bizi çok yönlü bir türe dönüştürdü. Bu nednele sayısız biyosferde bizi doyuracak bir şeyler bulabiliriz. Toplayıcılıktan çiftçiliğe de geçiş yapabilmemizin sebebi de bu esnekliktir. Ve son olarak gezegenimizi gerçekten de tüketmeye başlıyoruz.

Kaynak: blogs.scientificamerican.com

Çeviren: Anıl Koşak