Kayıp Olmayan, Şehir Olmayan ve Keşfedilmeye İhtiyacı Olmayan Kayıp Şehir

Modern kaşifler antik bir bölgeyi ‘keşfetmek’ için bir ormanın üzerinden uçarak gelebilir fakat aslında, o yağmur ormanlarında yaşayan insanlar, halihazırda bölgelerinin tarihi hakkında muazzam bir bilgiye sahiptir. Araştırmacıların neden yerel halkın üzerinden/onlara rağmen değil onlarla birlikte çalışması gerektiğinin işte açıklaması:

Doğu Honduras’ta yerli bir grup olan Pech’ler, bir yeri ve oranın tarihini bilmek için paha biçilmez değerde olan yerel bilgiye, hikayelere ve hayatta kalma becerilerine sahipler. Beş gün boyunca doğu Honduras’ın dağlık yağmur ormanlarında yürüdük. Bana eşlik edenler yirmi yıl kadar önce beraber çalıştığımız beş ‘Pech’ erkekti. Pech’ler bir yerli grubu ve soyları, neredeyse kesin bir biçimde, bizim ziyaret ediyor olduğumuz büyüleyici arkeolojik alanı inşa eden ve orada yaşayan insanlara dayanıyor. O an yağmur yağmıyordu ve güzel yanan bir ateşimiz vardı. Nehirden zıpkınla biraz ‘cunamel’ balığı avladık ve onları yeşil muzlarla birlikte kızarttık (A Honduran staple?).

Yemek yerken, Pech’lerin en yaşlısı ve bölgenin arkeolojik alanları ve ormanları hakkında bir uzman olan Don Cipranio bana, ‘La Ciudad Blanca’ yani Beyaz Şehir ile ilgili olan, kayıp şehir efsanesini duyup duymadığımı sordu. ‘Hikayeleri duymuşluğum var’ dedim. Bölgedeki herkes onları duymuştur.

O da bana ‘O, yakınımızda. Bu nehrin yukarısında, bir tepenin üstünde’ dedi. Ona gidip görmemiz gerekir mi diye sordum. Yapamayacağımızı söyledi. Bu alanın kutsal olduğunu ve yaklaşık 500 sene önce Avrupalılar geldiğinde yerlilerin tanrılarının kaçtığı bir sığınak olduğunu anlattı. Orada bütün yedi yerli grubunun tanrıları vardı ve eğer oraya gidip her biri ile konuşamazsan, ayrılmana izin vermezler, diye ekledi. Yedi farklı yerli dilini bilmen gerekirdi ve bunu kimse bilmiyordu, o bile bilmiyordu.

Bir arkeolog olarak Honduras’ta geçirdiğim zaman 25 yıl önce, doktora tezi araştırmamı orada yaparken başlamıştı. On yıl boyunca yoğun olarak bu ülkede çalıştım ve ondan sonra da bu bölgede araştırma yapmaya, öğrenci gruplarını ve turistleri oraya götürmeye devam ettim. Bu zaman boyunca beş ya da altı yıl boyunca orta Amerika’da yaşadım. En başından beri, Pech halkı olmadan orada hiçbir şey başaramayacağımı biliyordum. Haftalar boyu süren keşifler-ziyaretlerde, Pech’ler bana yağmurda nasıl ateş yakılacağını, nasıl balık avlanacağını, yağmur ormanında yolumu nasıl bulabileceğimi, nasıl yiyecek toplayabileceğimi, nasıl sal ve barınak yapabileceğimi öğrettiler. Bunlarda kendimi epey ilerlettim ama Pech’lerin yanına bile yaklaşamazdım. Geleneksel bölgeleri hakkında bilmedikleri hiçbir şey yoktu. Ormanda altı gün boyunca yürümüş olabilirdik ve onlar dağın tepesindeki o nehre gitsek bana yarın tam olarak ne göreceğimizi ya da görmeyeceğimizi söyleyebilirlerdi.

Arkeolojik ve dilbilimsel veriler Pech’lerin bu bölgede en az bin yıllık geçmişlerinin/tarihlerinin olduğunu gösteriyor. Geleneksel topraklarının çoğunu çiftçiler ve çiftlik sahipleri gasp etmiş durumda. Şu an yağmur ormanın bir kenarında bir avuç topluluk olarak yaşamlarını idame ettiriyorlar. Fakat ne tarihlerini ne de ormanın kalın bitki örtüsünün altında yatan kalıntılara dair bilgileri kaybettiler.

Toplamda, Pech’ler beni 150 arkeolojik alana götürdüler. Buraları haritalarını çizerek, notlar alarak ve fotoğraflar çekerek belgelendirdim. Bu bölgenin diğer alanlarla ilişkisini ve nasıl gelişmiş toplumlar kurulduğunu inceledim. Bu sahaları yorumladım ve bir bağlama yerleştirdim fakat hiçbir şey ‘keşfetmedim’. Benim bakış açım, bir sahaya ‘keşif yapmak’ için bakan ve inceleyenlerle taban tabana zıt. Geçtiğimiz yüzyıl boyunca Mosquitia yağmur ormanında, efsanevi bir kayıp şehri bulma amacıyla çok sayıda keşif gezisi yapıldı. Beyaz Şehir tekrar ve tekrar keşfedilip durdu. Herhangi bir yerleşim yerinin kalıntılarını bulan hemen hemen herkes, orayı böyle adlandırdı. Beyaz Şehir olarak adlandırılan yarım düzine büyük saha biliyorum, mutlaka başkaları da vardır. Tüm bu vakalarda, ‘kaşifler’ dışarıdan gelenlerdir ve buluşları kahramanca bir başarı olarak sunulur. Geçilmez denilen ormana ve tropik hastalıklara meydan okuyan maceracılar olarak görülürler. Beraberlerinde, askeri kamuflaj kıyafetleri ve takımlarının bir parçası olarak çetin adamlar getirirler; ki bu da ancak böyle kaba bir güç ve korunma ile bu vahşi tabiatın/alanın ele geçirilebileceğini ima eder. Kendilerinin, diğerlerinin başaramadığını cesaret, para, teknoloji, ticari zekâ ve metanetleriyle başaran, gözü kara kaşifler olduklarına inanmamızı isterler.

Tariflerindeki hiçbir şey doğru değil. Şehirler kayıp değil; bu bölgelerde yaşayan insanlar onlar hakkında her şeyi biliyor. Ve herhangi mantıklı bir tanıma göre, bunlar zaten şehir değil. Orijinal efsaneler bu şehirlere atıfta bulunmuyor; aksine, yerli topluluklar için altın bir çağı temsil eden bölgelere atıfta bulunuyor.

Arkeologlar genelde şöyle der; önemli olan ne bulduğun değil, ne anladığındır. Biz nesnelerin değil, bilakis, geçmişi anlamanın peşindeyiz. Benim çalışmam hiçbir zaman yerleşim yerleri bulmak hakkında olmadı. Liderlerin gücü nasıl elde ettiği ve elinde tuttuğu, bu antik toplumların diğer gruplarla nasıl etkileşime geçtiği ve bu toplumların bu sahalarda kendini nasıl konumlandırdığı üzerine oldu.

Çoğu arkeolog, yerel halk ile çok zaman geçirir. Bir yeri anlamak için oranın içinden yürüyerek geçmek ve orada yaşamak gerektiğini bilirler. Birçoğu için, işlerine zaman ayırmaları yetmez, aynı zamanda dil becerilerine, kültürel yeterliklerine, ve yerel halkla kurdukları güven ilişkisine de yatırım yapmaları gerekir. Bu çabaların yerel bilgiyi anlamak ve takdir etmek için gerekli olduğunun farkındadırlar.

Fakat yıllar içinde, arkeolojik araştırmaları hızlandırmaya yardım eden teknoloji ve yöntemler ortaya çıktı. Saha hakkında veri toplamak için önce hava fotoğrafçılığı, daha sonra uydu görüntüleme ve en yeni de, alçak uçan bir uçaktan ateşlenen milyonlarca lazer ışığı sinyalini kullanan LIDAR (ışık tarama ve mesafe tayin etme) yöntemi kullanıldı. O kadar çok veri toplandı ki, orman kanopisinin tasviri gibi bazılarını çıkarabilirsiniz ve yine de elinizde altındaki yüzeyin detaylı bir 3-boyutlu haritasını oluşturacak kadar veri olur. O yeri anlamanıza yardımcı olacak tüm veriyi toplamak yerine, hangilerinin tutmak istediğinizi seçebilirsiniz.

Bunlar harika teknolojiler. Kariyerimin başlarında bunlara sahip olsaydım, her şey bambaşka olabilirdi. Fakat bu teknolojiler etkililik sunarken, arkeolog ve topluluk arasındaki kritik etkileşimleri azaltma potansiyelleri var. Havadan bakarak kayıp bir şehri ‘bulmak’, sahadaki tecrübeyi en yakın yoldan, iniş bölgesinden, geliş gidişe elverişli bir nehirden yapılacak kısa bir yürüyüşe indirgeyebilir. Toplulukların kendi yerleri ve onun geçmişiyle ilgili bilgi ve tecrübelerinin derinliğini ve kapsamını anlamada başarısız olduğunda, bilinmeyen bir şeyi keşfettiğini hayal etmek kolaydır. Ne de olsa, bu yer literatürde yoktur. Dokunulmamış gözükür. Hayali ‘buluş’ önemli gözükmektedir. ‘Bulduğunu anlama’, gecikmiş tatmin, ‘keşfetmenin’ ivediliği ile yer değiştirir.

Etkililiklerine ek olarak, bu yeni teknolojiler görselliği geliştiriyor, dünyaya yüksekten bakma imkanıyla birlikte gelen engellenmemiş bir görüş sunuyorlar. Bu güçlü görüşle birlikte gözlemci, bakılan şey üzerinde fiili bir güç ve hakimiyet içinde olduğunu varsayıyor. Yorumlamaları, sahadaki karmaşa tarafından engellenmiş ya da diğer bakış açıları tarafından meydan okunmuş değil. Görsele olan bu odaklanma ve yarattığı bağlam dışına çıkış, sözde ‘keşif’e değer veren arkeolojik yaklaşımlar için temeldir.

Feminist teoriler, uzun zamandır bu gibi güç dengesizlikleri üzerine düşünüyor. 1970’lerde, benzer gözlemler, film eleştirmeni Laura Mulvey’i ‘eril/erkek bakışı’ kavramını oluşturmaya itti. Bir film, erkek baskın bir pozisyon sahibi izleyicileri için; konularını pasif görüntüler olarak yorumlayabilir (Bu cümle çok iyi olmadı, çünkü kavramı anlamadım). Arkeologlar olarak, biz bunu, kâşifin yüksekte, bir güç sahibi konumunda olduğu ve alttaki sahanın da belgeleme arzusunun nesnesi olduğu, ‘hegemonik bakış’ olarak yeniden hayal ediyoruz.

Bunları bilmek, bu teknolojileri kullanırken bu meselelerden sakınmak için yeterli olmuyor. Fakat bazı araştırmacılar, bu şekildeki güç dengesizliklerinin çalışmalarına nüfuz etmesine müsaade ettiler. Örneğin 2012’de, bir film yapımcısı ve yazarın liderlik ettiği bir grup, Honduraslı yetkililerin de desteğiyle, ülkede LIDAR-temelli bir araştırma yürüttüler. Başlangıçta, Honduras’ın kayıp ‘Beyaz Şehir’ini bulduklarını iddia ettiler. Başlardaki birkaç tepkiden sonra, ‘kayıp şehri’ komik bir şekilde ‘Jaguar Şehri’ olarak yeniden adlandırdılar; ki bunun yerel tarihte hiçbir temeli yoktur. Daha sonra da Maymun Tanrı’nın Şehri olarak buradan bahsettiler, bunun da yerel mirasta hiçbir yeri yoktur. Yerliler bu yeri zaten hep bildiklerini ve kasten olduğu gibi bıraktıklarını söylediler. Onun ‘keşfi’ ve yabancılar tarafından isimlendirilmesi onlar için birçok açıdan incitici/kırıcı bir tavırdı.

Amerikalı feminist ve hukuk akademisyeni Catherine Mackinnon bir keresinde bilim insanlarına bir şeyleri nasıl bildiklerini kendilerine sormalarını söyleyerek meydan okudu; “Tam olarak sana neden inanmam gerektiği değil, senin gerçek saydığını nasıl açıkladığın önemlidir” (Bu cümleden de çok emin değilim). Dünyaya nesnel bir şekilde bakma fikrinin kendisi, erkeklerin kadınları, Batı düşüncesinin hakikati nesneleştirdiği gibi dünyayı nesneleştirmiştir. Başka bir deyişle, konumlanmamış bir pozisyon iddia ederek, sanki bakış açısından ve önyargıdan bağımsız eylemlilik mümkünmüş gibi, kişi doğal olarak bu statükoyu/mevcut durumu destekliyor ve güçlendiriyor. Güç ve ayrıcalık iddia etmenin bu şekli genellikle göz ardı ediliyor ve sıklıkla fark edilmiyor.

Bu yüzden, arkeolojiyi icra etme yollarımızı sorgulayarak, güçlüleri kayıran incelenmemiş/eleştirilmemiş yöntemlere meydan okuruz.

Bu sorgulamadan dolayı, bazı arkeologlar ‘duyusal arkeoloji’ olarak bilinen alternatif bir araştırma yöntemi ile çıkageldiler. Duyusal arkeoloji sadece görsel bilgi değil aynı zamanda bir yerin nasıl hissettirdiği, tadının ve kokusunun nasıl olduğuna dair veri toplamaya dayalı bir pratik. Duyusal arkeologlar, 2012 kayıp şehir projesinde görülen ‘eril gücün’ domine ettiği keşif fantezisine meydan okuyor ve daha incelikli ve karmaşık bir geçmiş bakışıyla onun yerini alıyor. Bu yaklaşım, söylemin/diskurun parametrelerini görselin ötesine taşıyor ve görsel bir konumlandırmanın araştırmacının kendisi ve araştırmanın öznesi arasındaki sorunlu bir ilişkiyi nasıl yarattığını ve yansıttığını açığa çıkarıyor. Benim araştırmam açıkça duyusal arkeoloji olmasa da, kendimi bir yere adamam, oranın yerlileriyle ilişkilenmem ve keşifleri bir bağlama koyma çabalarım benzer yol gösterici ilkeleri izliyor.

Gizli bir sahayı ‘anlamak’tan ziyade ‘bulma’ya odaklanmanın kökleri, keşiflere olan sömürgeci yaklaşıma dayanır. Sömürgeci güçleri temsil eden kaşifler, yerel halkın halihazırda iyi bildiği ‘keşifler’le itibarlandırılmıştır. Keşifin kendisine odaklanarak, sömürgesi söylemin kalıntılarını ebedileştiriyoruz ve nötr/tarafsız gözüken bilim, teknoloji ve keşif dili ile, ayrıcalıkları ve baskıyı kamufle ediyoruz. Bunun gerçek sonuçları var. Batılıların daha üstün bir bilgiye sahip olduğu fikrini devam ettiriyor. Bunun da ötesinde, bölgedeki en marjinalize edilmiş ve en güçsüz halkların bilgisinin, etkisinin ve katılımının altını oyuyor.

Günler süren yorucu doğa yürüyüşünden sonra kamp ateşinin etrafında Cipriano ve diğer Pech erkeklerle otururken, sınırlarımı fark etmeden duramadım. Hiçbir şey haritada göründüğü gibi açık hissettirmedi. Cipriano’nın tepenin üzerinde işaret ettiği La Ciudad Blanca, fiziksel hiçbir şey olmayabilirdi; nihayetinde hiçbirimiz onu görmemiştik. Ya da sadece başkalarının daha önce belgelediği bir yer olabilirdi. O kadar da önemli değildi. Önemli olan, ben orada otururken, bu insanların arasında yaşamak, geçmişi keşfetme macerasını paylaşmak ve dünyaya bakış yollarını anlamaktı. Hala öğrenmem gereken bir sürü dil vardı.

Çeviren: Fethiye Erbil
Kaynak: sapiens