Küçük Başarı (2) (İslam Düşünce Tarihinde Evrim)

İslam Bilginleri o dönemde «neden evrimi merak etsin?” biçiminde sorular sorulabilir. Evvela fetihler yoluyla Grekçe, Pehlevice, İbranice ve Sankritçe eserler o dönemler, daha ilk asırda ilgi odağı olmuş durumda. «Evren Kadimdir» (ki bu fikir İslam Akidesinde neredeyse Ateizm ile eşdeğer tutulur) fikri Eski Yunan aracılığıyla tartışılırdı. Bir kısım İslam Bilgini evrenin kadim olduğunu, belli kurallarla kendini idame ettiğini, İbn-i Rüşt şekillerin bile bu yolla oluştuğunu savunup Yaratıcı’ya «İlk Neden» gözüyle bakardı. İmam-ı Gazali’nin meşhur eserine (Tehaf’ut el-Felasife) bu fikre karşı kazanılmış bir zafer olarak bakılır.

İslam Felsefesinde «Oluş-Bozuluş» (Kevn û Fesad), tetvir/devinim vb. kavramlar; İbn-i Haldun’da toplumların evrimi, Sûfilerde ‘ahlaki evrim’ sıkça yazılıp çizilen meselelerdir. ‘Külli Evrim’ diyebileceğimiz genel evrim; fiziksel evrim, kâinatın oluşumu, toplumların evrilmesi, hatta ahlaki olarak insanın mertebelerden geçerek evrilip yükselişi İslam Filozofları için son derece alışık meselelerdir.
Zira Aristoteles gibi bilginlerin Doğa Bilimleri, Etik, Metafizik kitapları çevrilip şehler yazılıyor, Aristoteles’e özgü olarak Meşai/Rasyonalist akım olarak İslam Filozofları bu konuda son derece titizler.

Bir konu hariç! O da canlı-cansız varlıkların ilişki durumu, insanın yeryüzündeki ilk görünümü ve diğer türlerle ilişkisi.
Günümüzde bile “canlı hayatın ilk nasıl meydana geldiği” inceleme konusudur. C.Darwin’in öngördüğü ilkel atmosfer ve ilk canlı düzeneklerin oluşumu hipotezi bir takım deneylerle desteklenmiş durumda. Fakat hâlâ farkı teoriler sunulabiliyor. Biz daha uzaylı mı, dünyalı mıyız bu noktada net değiliz. bir farkla, biz bunun yönteminin ‘deney ve gözlem/bilim’den geçtiğini iyi biliyoruz.
Eski Yunan Bilgileri gibi İslam Âlimleri de bu konuda hangi yönteme başvuracakları konusunda tedirginler.
Özellikle İslam Tarihinde din faktörü kaçınılmaz olarak evrimsel yorumlarla birlikte düşünülmüş, insana dair yorumlar yapılırken Kur’an ayetleri ve bir takım hadisler bir yanda kafa karıştırırken, bir yanda İslam Bilgileri Yunan Felsefesinden edindiği tecrübeyle yeniden yaklaşım göstermek zorundaydı.

Şimdi dönemin ruhuna ışık tutmak adına «ki bugünün bile en büyük problemi gibi duran» din temelli İnsanın Kökeni sorununa kısaca göz atalım.
Evvela sözünü ettiğimiz saygın İslam Bilginlerinin yöntemi bugünkü Çağdaş İslam Molla ve Yazarlarından farklıydı.
Bugün evrim ile dini barıştırayım derken yarım-yamalak yorumlarla “Zaten bizde vardı!” felsefesini her bilimsel gelişmede tekrar eden Modernist Yazarlar, kelime oyunu yaparak, biraz gizleyip biraz da yorum katarak Kuran’da olan “Adem Kıssası”na yok çekiyorlar. Buna Kibir diyebiliriz, ‘her şey bende vardır’ diyenden her şeyi bekleyebilirsiniz. Kibir ve Yalan atarak olsa olsa ‘Kibir Medeniyeti’ oluşturabilirsiniz. Cübbeli gibi imamlar için zaten bilim de, evrim de gereksiz olduğundan kurcalamaya ihtiyaç yoktur.

Ülkemizde kaş yapayım derken göz çıkaran çok alimcik var! O nedenle evrim-din problemi tümüyle marjinal düzeyde görülüp tartışılıyor.
Kuran’da “Ey Ben-i Adem!” der, hiçbir yerde “Ey Ben-i Homo Sapiens veya Cro Magnon!” demez. Hem neden desin ki? Kuran’ı tarih, biyoloji, fizik, matematik kitabı olarak görenler işte bu nedenle -bilim ile dini barıştırayım- zaten Kuran’da “Evrim vardı, bizden çaldılar!” diyerek Kuran’a iyilik yapayım derken, ona en büyük saygısızlığı kendileri yapıyor. Esatirul-Evvelin (öncekilerin masalları-tarih) muamelesinin kendisine yapılmamasını isteyen bir kitaba kelime oyunuyla tüm Medeniyetler Tarihini sığdırmak, dini anlamamak demektir. Dinin kaynakları ve dili kesinlikle felsefeyle, sanatla, bilimle ayrı olup kendine özgüdür. Bunu bir kere millet olarak kabul edip saygı duymalıyız. İkincisi, İslam Tarihinde tartışılmış, bugün hâla ilgimizi çeken (tabi bağlamından koparıp aktaranlar olduğu için biraz günümüzle olan ilişkisine ara ara değinmek zorundayım) bir rivayet ile büyük İslam Mutasavvıfı İbn’ul Arabi’nin bir anekdotunda geçen “Adem öncesi Ademler!” konusu ilginçtir.

Cafer-i Sadık’tan ve İbn’ül-Arabi’nin meşhur eseri Futühat’a dayandırılan bir rivayete göre ”Adem’den önce kırk bin Adem gelmiştir”. Ancak İbn-i Arabi’nin Kâbe’de yaşadığı olayın tasavvufta bir karşılığı vardır.
Nitekim başka tasavvuf âlimleri, özellikle İmam-ı Rabbani bu rivayetin bizim bildiğimiz anlamda insanlığın gerçek tarihiyle ilgisi olmadığını, bunun misal âleminden bir latife olduğuna işaret eder.

O nedenle İslam Tarihinde bazen tam da evrim teorisiyle bağlantısı vardır, diyebileceğimiz rivayetler, bilgiler tersine misal âlemiyle veya manevi/ahlaki evrimle alakalıdır. Mevlana’nın Mesnevi’sinde geçen dizeler de bu grupta değerlendirilebilir.
Bazen İslam alimlerinin kitaplarını salt Kur’an ve şeriat gözüyle değerlendiren bazı acemi yazarlar örneğin İbn-i Arabi, Mevlana veya Hallac’a zındık, mülhid, dinsiz muamelesi yapabilmişler. Tasavvuf içerisinde gelişen fikri serüven ile İslam tarihinde gelişen bilim ve felsefe yer yer iç içe, yer yer kaynakları farklı olduğundan çelişkili görülebilirler.

Bugünkü anlamda insan üzerinde çalışan Psikoloji bilimi ile insanı merkeze alan Tasavvuf fikriyatı arasında benzerlikler vardır; felsefe de insan aklının açığa çıkışı, sorgulama ve insanın kendi varlığını evrende yorumlamaya dair çabası olarak tanımlanabilir. Tarihin derinliklerinde bugünkü anlamda her şey tanımlara tabi tutulmadığı için, bilgi çoğu zaman sembolize edilirdi.

Yazar: Mehmet Salih Özalp
Bu yazı dizisinin ilk bölümü için tıklayınız.

Leave a Reply