Şiddet DNA’mızda Gömülü Olabilir mi?

David Williams / Sapiens

Bazı araştırmalar, evrimimiz boyunca şekillenen savaşçı insan anatomisine karşın doğuştan gelen bir özellik olduğunu ileri sürüyor. Antropologlar ise bu tartışmalı konuda iki keskin tarafa ayrılmış durumdalar.

Biyolog David Carrier ve ekibi, parçalanmış bir kolun kaslarını dikkatli bir şekilde inceledikten sonra, izole edilmiş her tendondaki kasları bir balıkçı düğümü ile gitar topuzuna bağlayarak parmakları tıpkı bir kukla gibi hareket ettirebildiler. Bu düzeneği kullanarak elin farklı konumlarda düzenlenip pamukla doldurulmuş dambıl üzerinde çarpma etkisinin kemikler üzerinde yarattığı değişken gerginliği ölçtüler. Her uzvun bu şekilde hazırlanması bir hafta sürdü. Bu uzun süreli hazırlık süreci bizzat Utah Üniversitesi Biyomekanik Laboratuvarı başındaki Carrier tarafından hatasız bir araştırma için istenmişti. Bunun ise tek nedeni insanlığın şiddet için evrildiğini ispatlamak.

Carrier’ın araştırmasını 2015 yılında yayımlandı. Yayınında başparmak ve orta parmağın birbirine karşı kapalı bir şekilde olması birine daha güçlü ve daha güvenli bir şekilde vurmamızı sağladığını ortaya koydu. Carrier ve ekibine göre diğer primatlarda bu tarz yani başparmakla orta parmağın birleşerek sağlam bir yumruk oluşturma hareketinin olmadığını ve bu hareketin bizim evrimsel sürecimizde elimizi daha etkili bir silah haline getirmek için evrimleşmiş olabileceğini düşünüyorlar. Carrier ve ekibi bir dizi çalışma sonucunda bu tarz bir eğilimin saldırgan davranışlarda uzmanlaşmak için gerçekleştiğini iddia ediyorlar. Varolan fiziksel yapımımız belki de savaşçı bir yaratık olmamız için evrimleşmiş olabilir.

Carrier’in görüşleri ve bulguları oldukça tartışma yarattı. Argümanlarını eleştirilenler, bir elin yumruk yapabilme özelliğini spesifik bir nedeni olmadığını, tıpkı burnumuzun bir gözlüğü tutabilmesi gibi olağan olduğunu savunuyorlar. Ancak eleştirmenlerin Carrier’in hipotezi ile olan rahatsızlığı bu eleştirilerinde ötesine geçiyor. Çünkü bu oldukça tartışmalı bir sorunun üstesinden geliyor; İnsanlar biyolojik olarak şiddet için mi evrimleşmiştir yoksa şiddet ve savaş kültürel olarak var olan olgular mıdır?

Birçok biyolojik antropolog, Carrier gibi, farklı nedenlerle olsa da aynı sonuçlara ulaşmış fakat sosyal antropologlar bu farklılıkları savunuyorlar. AAA (Amerikan Antropoloji Derneği) başkanı ve aynı zamanda New York Üniversitesi kültürel antropoloji profesörü olan Alisse Waterston şiddet üzerine çalışmaktadır. Onun görüşüne göre “Antropoloji literatüründen çıkarılabilecek başlıca bilgi, insanın şiddete potansiyelinin – ki bu eğilim demek değildir – olduğudur.” Ancak 17. Yy. Düşünürlerinden Thomas Hobbes, sivil toplumun gelişmesinden önce “doğal koşullarında1 insanların yaşamlarını “pis, hayvanca ve kısa” olduğunu tarif etmiştir. Carrier ise tıpkı bu şekilde şiddeti türümüzün bedenimize ve zihinlere kazınarak şekillendirdiği savunmaktır.

Hem biyolojik hem de kültürel bakış açısına sahip teoriler arasındaki çatışmalar bazen Carrier’in teorisine doğru yönelim gösteriyor. Tartışmalar oldukça çok nüanslı ve insanlığından kendisi hakkındaki algılarının tam kalbine darbe vuran ve de aynı zamanda dünya barışına yönelik kolektif arzuya aykırıdır.

Şiddetin biyolojik bir zorunluluk olduğu fikri 1970’lerde yeni bir disiplinin ortaya çıkışı ile önem kazanmıştır; sosyobiyoloji. Sosyobiyologlar (ve daha sonra evrimsel psikologlar) Hobbes’dan bu yana insan doğasına özgü şiddet kavramını sadece fiziksel özelliklerin değil, davranışların da doğal seleksiyon yoluyla şekillendirebileceğini savunuyorlardı. Bu şiddet gibi ortak davranışların genetik olarak belirlenebileceği anlamına da geliyor.

Bu fikrin popülerleşmesinin kalbinde Napolyon Chagnon Amerika’nın en tartışmalı Antropologlarından biri olarak anılıyor. Chagnon, 1968’de Venezuela ve Brezilya’daki Yanomami halkı üzerindeki gözlemlerini yayımlarken onları “kronik bir savaş hali içerisinde” olan “şiddetli bir halk” olarak nitelendirerek tartışma yarattı. Öldüren Yanomami adamlarının daha fazla eşi ve çocuğu olduğunu iddia etti. Bu durum şiddetin seçiminin kanıtıdır olarak görüldü. Antropologlar, Chagnon’un yaptığı çalışmaların hemen her yönünü, yöntemlerinden sonuçlarına kadar eleştirdiler. Fakat sosyobiyologlar için bu teorilerini destekleyen en önemli örneklerinden biriydi.

Aynı zamanda, bu araştırma Wesleyan Üniversitesi’ndeki bir nörofizyolog ve psikolog David Adams, saldırganlığından altında yatan beyin mekanizmalarını araştırmak için ilham kaynağı oldu. On yıllar boyunca saldırganlık eylemi gerçekleştiğinde beynin farklı bölümlerinin tepkiler gösterildiği araştırıldı. Belli beyin bölgelerindeki elektriksel uyarımı kullanarak ve memeli beyninde çeşitli lezyonlar yaratarak farklı antagonistik davranışların köklerini anlamaya çalıştı. Ancak Adams, çalışmalarının tepesindeki genel tepkiyi buldu; “kitle iletişim araçları bizim çalışmalarımızı alacak ve onu savaşın temelini bulduğumuz fikri olarak yorumlayacak”. Sonuçlarının hem medyada hem de halk tarafında yorumlanış biçimden bıkan Adams sonunda konuyu değiştirdi.

1986 yılında Adams ve içerisinde biyologların, psikologların ve sinirbilimcilerin yer aldığı 20 kadar bilim insanı Sevilla Şiddet Bildirgesini yayımlamak için toplandı. Bu bildiri de savaşın veya herhangi bir şiddet davranışının insan doğamızda genetik olarak programlandığını söylemenin yanlış olduğu ifade edildi. Daha sonra Birleşmiş Milletler’in uluslararası işbirliği ve barışı destekleyen ajansı UNESCO tarafından kabul edilen bu bildiri de, benimsenen “biyolojik karamsarlığın” ortadan kaldırılıp barışın gerçekçi bir hedef olduğunu vurgulandı. Ancak medya Adams’ın bu yeni görüşlerini ve bildirilerini pek dikkate almadı. Hatta basına göre “bu hiç ilginç bir olay değildi” ve eğer “savaş genini” bulurlarsa onlara haber vermelerini istediler.

 

Sevilla Bildirgesinin akademik tartışmayı bitirme noktasında hiçbir anlamı olmadı. Bildirgeden sonrada birçok tanınmış araştırmacı kültürel antropologların görüşleriyle çelişerek şiddettin doğuştan gelen bir eğilim olduğu noktasında biyolojik argümanlar üretmeye devam ettiler.  Harvard Üniversitesi’nden biyolojik antropolog ve primatolog Richard Wrangham, 1996’da bilim yazarı Dale Paterson ile birlikte yazdığı popüler Demonic Males kitabında saldırganlık için 5 milyon yıllık ölümcül bir alışkanlık olarak ifade etmiştir. Bu fikrin merkezinde yer alan düşüncede erkeklerin ya da “demonic males” şeytani erkeklerin kendilerine avantaj sağlamak için şiddet seçmesidir. Wrangham, erkek şempanzelerin küçük gruplar üzerindeki ağır saldırılarını, komşu topluluklar üzerindeki hakimiyetlerini arttırarak gıda ve dişilere erişimlerini geliştirdiğini vurguladı. Belki de, şempanzeler gibi atalarımızda diğer gruplara saldırarak hakimiyet kurmaya ve böylelikle daha fazla üreme başarısına kavuşmaya çalıştı. Wrangham’ın görüşüne göre bu tür davranışlar, koşullar doğru olduğunda belirli bir şiddet isteği ile donatılmış erkekler için seçilmiştir: “Zafer deneyiminin heyecanı, kovalamaca zevki, kolay bir şekilde aşağılama eğilimi bu şiddet isteğini doğuruyor olabilir”.

Biyolojik olarak şiddete eğilimli olma görüşünün ana savunucularından biri olan Harvard Üniversitesinden psikolog Steven Pinker, 2011 yılında yayımladığı The Nature Better Angels isimli kitabında şiddet eğilimi ile ilgili verilerin büyük bir bölümünü topladı. Pinker 2002 yılında yayımladığı bir başka kitabı olan The Blank Slate’de ise insanların beyinlerinde ve bedenlerinde saldırganlığın dizaynı için işaret bulduğunu ifade etti. Özellikle erkekler arası şiddeti içeren bir erkek erkeğe rekabetin evrimsel hikayesinin olduğunu belirtti.

Carrier’in incelediği fiziksel göstergeler şiddeti sağlayan özelliklerin seçiliminin gerçekleştiğinin kanıtı olarak görülebilir. Carrier, insan bedenin her yerinde “saldırganlık işaretleri” olduğunu iddia ediyor. Ayrıca Swensea Üniversitesi’nden biyolog Christopher Cunningham ile ortaklaşa yazdıkları yakın tarihli bir makalede iki ayak üzerinde durmanın kavga, mücadele performansımızın artması üzerine bir adaptasyon olduğunu öneriyor.Hatta yumrukla dövüş hipotezinin bir parçası olarak erkeklerin daha kaba yüz yapısının (kadınlara nazaran) bir yumruğa dayanacak şekilde evrimleştiğini önermiştir.

Avustralya Griffith Üniversitesi’nden insanlığın “savaş dizaynı” üzerine araştırma yapan evrimsel psikolog Aaron Sell saldırganlığın insan evrimini şekillendirdiğinin tartışmalı bir kavram olduğunu düşünmüyor. Sell göre insan vücudundaki üst taraf beden gücünden daha geniş ter hacmine kadar değişen 26 farklı cinsiyet farklılığının listesini hazırlayarak erkeklerin savaşmaya yönelik bir uyarlanma geçirdiklerini iddia etti. Ancak ona göre bu listede daha çok eksik var.

Birçok Antropolog şiddette evrimsel bir avantaj bulunduğunu ve çatışma için derin bir biyolojik açıklama bulunduğunu ileri sürenler tarafından ikna edilememiştir. Birmingham Alabama Üniversitesi’nden savaş ve barış araştırmalarında uzmanlaşmış bir antropolog olan Douglas fry “Sadece yanılgı içine düşüyorlar. Doğal olarak kendimizi ölümcül çatışmalara girmekten alıkoymak ve fiili fiziksel çatışmayı önlemek için evrimleştik” diyor. Ayrıca doğuştan şiddete “sadece yanlış bir açıklama” diyor ve kültürel bir inanışa yatkınlık olarak görüyor.

Colorado Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden paleoantropolog Caley Orr “David Carrier, dikkatli ve zekice deneyler yapan mükemmel bir biyomekanikçidir. Anatomimizin biyomekanik sonuçları hakkında konuşurken muhtemelen haklıdır ancak bu evrimsel seçilim baskılarının şekillendiren şeyleri çözmekten farklıdır” diyor.

Papua Yeni Gine’deki Kalahari Çölü’ndeki !Kung topluluğu üzerine çalışan Arizona Devlet Üniversitesinden Antropolog Polly Wiessner, Carrier’in görüşleri ile alakalı potansiyel sorunlara işaret ediyor. Wiessner’in araştırma yaptığı geleneksel toplulukta kimsenin yumruk yumruğa dövüştüğünü görmemiş ve tanımamış. Wiessner Oradaki insanların bunun yerine daha çok güreş yaptığını eğer ki birileri savaşmak ya da dövüşmek istiyorsa sadece basit silahları kullanarak bunu yaptığını dile getiriyor. Ona göre bu davranışların Carrier’in fikirleri ile örtüşmez ve evrimsel geçmişimiz üzerinde yumruklaşma önemli bir faktör değildir.

Wiessner’in bulgularının geniş anlamı, şiddetin ve savaşın geleneksel toplumlar arasında her yerde mevcut olmayışı, bu davranışların insan doğasına doğuştan değil kültürlerle geldiğini gösteririr. Avustralya’nın Martu bölgesinden Melazyanın Semai bölgesine kadar savaş yapmayan 70 topluluğu hem arkeolojik hem çağdaş kanıtlarını kapsamlı bir şekilde inceleyen Fry şu sonuçları elde etti; kavga, düşmanlık veya savaş üzerine hiçbir kelimenin bulunmuyor ve çatışma ile karşı karşıya kaldıklarında ormanlara kaçmaktadırlar. Ayrıca geçmişte yaşanan grup çatışmaları için çok az arkeolojik kanıt bulunduğunu ve savaşın ancak 12.000 yıl öncesinde büyük ve yerleşik medeniyetler ile ortaya çıktığını ileri sürüyor.

Primat kuzenlerimize gelince, Emory Üniversitesi’nden primatolog Frans de Waal’a göre davranışları insanlık için daha şiddetli bir anlatıma uygun şekilde çekip alınmıştır. Şempanze davranışları insanlıkta şiddet eğilimi üzerine ışık tutabilirse de, Waal’e göre en yakın üç akrabamızın diğer iki tanesinin bizden daha az şiddet gördüğünü belirtiyor. Elbette en barışçıl insan topluluklarında bile şiddet öyle ya da böyle tam anlamıyla bilinmemektedir ve bu durum barışçıl primat kuzenlerimiz içinde geçerlidir. Bununla birlikte, bonobolar gibi daha barışçıl ve ana erkil bir primat soyunun varlığı da önemlidir.

Indiana Notre Dame Üniversitesi Antropoloji bölümünün başındaki biyolojik antropolog Agustin Fuantes’e göre evrimsel başarımız büyük oranda şiddet kabiliyetine dayanıyor fikri yanlıştır. Ona göre elde edilen genetik ve arkeolojik davranışsal kanıtlar bu olguyu kanıtlamaya yetmiyor.

Tartışmanın her iki tarafındaki akademisyen ve araştırmacılar, çalışmalarının daha barışçıl toplumlar elde etmek için uygulanmasını istiyorlar ve çoğu insanların hem şiddet eylemlerini hem de büyük iyilik yeteneğine sahip olduklarını kabul ediyorlar. Ancak Changnon’dan itibaren karşıt görüşleri savunanlar arasında belirgin gerginlikler yaşandı.

Bazıları için biyolojik olarak şiddetin kaçınılmaz olduğunu öneren açıklamaklar bir sorun teşkil ediyor. Fuantes’e göre şiddetin insan doğasında olduğunu kabul edersek hoş olmayan olmayan davranışların kendimiz ve çevremizde kaçınılmaz olarak doğal olarak kabul etmeye başlıyoruz. AAA Başkanı Waterston şiddetin şiddeti doğurduğuna dair eski söylemin doğru olduğunu söylüyor. Ona göre şiddeti benimseyen ve bunlara uyarlanan bir toplum onu yeniden üretme eğilimi içerisindedir.

Bilim yazarı ve Savaş Sonu yazarı John Horgan yıllardır öğrencilerle gayriresmi yollarla anketler yapıyor ve katılımcılara savaşların bitip bitmeyeceğini soruyor. Gençlerin yüzde 90’ı savaşların asla bitmeyeceğini ve insanların hep savaşacağını düşünüyor. Adams ve diğerleri öğrencilerin tutumları üzerinde kendi çalışmalarını gerçekleştirdiklerinde endişe verici gözlemler kaydettiler: “Şiddetin doğuştan olduğuna dair inanç ile barış fikri arasında negatif bir ilişki var.” Barış için aktif bir şekilde kampanyalar yürüten öğrenciler arasında bile insanın doğal olarak şiddete maruz kaldığına dair bir bakış açısı olduğunu ve bu yüzden barışın ertelendiğini düşünenlerin sayısı yüzde 29.

Şiddetin insan doğasından geldiği varsayımını öfkeyle karşılayan Waterston, şiddetin daha az olmasın hangi şartlar gerektiğini açıklamamız lazım diyor. Ancak biyolojik açıklama isteyenler, bu soruyu cevaplamak yerine kendilerini sorunun özüne götürüyorlar. Carrier alkolizme yatkınlığımız var ise onunla savaşmak için bu eğilimin altında yatan nedenlerimi bilmemiz gerektiğini vurguluyor. Carrier ayrıca “Gelecekteki şiddeti önlemek istiyoruz” diyor ve “aynı hataları tekrar tekrar yapmaya devam edersek bir sonuç alamayacağız çünkü kim olduğumuzu inkar etmiş olacağız” diye ekliyor.

Örneğin şempanze araştırmalar gruplar arasındaki dengeli gücün şiddeti sınırlama eğiliminde olduğunu göstermektedir. Wrangham’a göre aynı şeyi insanlar içinde açıkça doğru ve bu basit formülün bütün karmaşıklığı ile araştırılması oldukça değerli bir çabadır.

Bu tartışmadaki bütün katılımcılar için aynı hedefe yönelmek önemli. Wrangham için evrimsel analizler insanı şiddete mahkum etmek anlamına gelmemeli. Wrangham “Elde edilen şeyler barışın olağandışı durumlarda da daha keskin bir şekilde anlaşılmasını sağlamalı” diyor.

 

Kaynak